Tarım Dergisi tarlasera
tarlasera dükkan
Kapat

22.11.2012 15:15:34

Bilim, bilim adamlarına bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir!

Bilimsel açıdan dünya gerçek nesnelerden oluşur. Evrende bulunan canlı ve cansız nesneler arasındaki olaylar da fizik kanunlarına göre yönetilir. Dünyayla ilgili akılcı ve bilimsel düşünce binlerce yıl süren ve pek de kolay olmayan bir süreç geçirmiş, böylece araştırmaların nesnel gerçeği ortaya çıkarmaları mümkün olmuştur. Bilim gözlemlere, deneylere ve ölçümlere dayanarak dünyayı inançlardan bağımsız olarak tanımlamaya evrensel gerçeğe erişmeye çalışır. Bununla beraber, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan postmodernizm akımı Aydınlanma döneminden beri Batı uygarlığının temelini oluşturan bu varsayımları, nesnel bir gerçek olarak erişilebilecek bilgiyi sorgulamaya hatta yadsımaya başlamıştır.

Burada affınıza sığınarak, postmodernizm akımı ile tanışmamı ve bu konudaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. 6 yıla yaklaşan doktora eğitimim sırasında teknik ve mesleki dersleri bitirince, felsefeye sardırıp Antik Yunan felsefesinden başlayarak bilim felsefesine kadar epey bir ders alarak doktora çalışmalarının kasvetli havasından kurtarmaya çalışmıştım kendimi.

Felsefenin kurucusu kabul edilen Miletli Thales’in öğrencisi Anaksimender’in yaşamın sudan oluşmasıyla ilgili fikirleri muhtemelen Mısır uygarlığına dayanıyordu. Buna karşı, Anaksimender’in öğrencisi Anaksimenes ise her şeyin esasının hava olduğunu ileri sürmüştü. Ancak burada dikkatinizi çekmeye çalıştığım husus doğanın, doğada meydana gelen değişimin gözlenmesi ve bunlara bir açıklama getirilmesi. Nitekim Efesli Herakleitos aynı insanın aynı nehirde iki kere yıkanamayacağını söyleyerek dünyada her şeyin bir değişim içerisinde olduğunu daha da önemlisi değişimi tanımlayabilmek için de bir referansa ihtiyaç olduğunu ileri sürüyordu. Ege’nin öbür yanında ortaya çıkan Sokratik düşüncede ise Eflatun’un “idea” dediği tanrıların kafasındaki “gerçek şekilleri” dünyadaki nesneleri tanımlamada kullanılmış, bu daha sonra İslam ve ardından Hıristiyan filozoflarına da rehberlik etmiştir. Antik Yunan felsefesinde doğanın ve doğadaki değişim sürecinin tekrar doğrudan gözlenerek açıklanmaya çalışılması (tümevarım) Aristo ile somutlaşmış, 15. yüzyılın sonlarından itibaren bunların Latinceye kazandırılmasıyla Avrupa’daki bilim devriminin önü açılmıştır.

Dünyayı kutsal kitaplarda açıklandığı gibi değil de bizzat gözlemlere dayanarak, sorulan soruları yine deneylere ve ölçümlere dayanarak yanıtlamaya ve bunları birbirleriyle karşılaştırarak tanımlamaya ve anlatmaya başlayan Galileo gibi öncülerin çektiği sıkıntıları hepiniz biliyorsunuzdur. Bilim insanlarının yaygın inançlara ve ideolojik görüşlere karşı durmaları her devirde sıkıntı yaratmış, bilim insanları egemen güçlerin hışmına uğramıştır. Fransız devriminde modern kimyanın kurucusu sayılan Lavosier’in kafasının giyotinle vurulması… Yakın geçmişte Rusya’da Vavilov’un Lışenko tarafından harcanması vs...

Neyse konuyu fazla dağıtmadan "bilime postmodernist yaklaşım"a bir göz atalım. Bilim felsefesi dersinde Paul Feyerabend ile karşılaşmadan önce ben postmodernizmi, adından gelen çıkarımla modernizmin ötesinde bir akım olarak algılardım. Evet, “Ötesinde, ama ötesi neresi?” diye sormak aklıma gelmemişti hiç. Bilim Felsefesi dersinde, postmodernist Paul Feyerabend’in sanırım Türkçe’ye “Yönteme Karşı” diye çevirebileceğimiz “Against Method”[i]kitabından önce hocası Karl Popper’i incelemiştik. Bilim felsefesinin en önemli isimlerinden olan Popper; özetle, eleştirel akılcılığı öne çıkardığından ve bir kuramın bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gerektiğini savunduğundan, bu bilimle uğraşan bizlere pek yabancı gelmemişti. Nitekim, laboratuarda yaptığımız da bu değil miydi? Ortaya bir hipotez atıyor ve bu hipotezin doğru olup olmadığını belirli yöntemlere göre test ediyorduk. Hem de en az 3 kez tekrar etmeden bulduğumuz sonuçları hocamıza göstermeye dahi cesaret edemeyerek.

Paul Feyerabend ise hoca sı Popper’in eleştirel akılcılığını reddediyordu. Ona göre, bilimsel kuramlara ve bilimsel yönteme tanınan ayrıcalık da kabul edilemezdi; zira bilimsel gelişme tek bir (bilimsel) yöntemi uygulamayla elde edilemez. Bilim, din ve sanat bilgi edinme için farklı yolları benimsemekle birlikte birbirlerine eşit niteliktedirler. Feyerabend, kendi ifadesiyle “Aydınların ve uzmanların (bilim adamlarının) kendilerinkinden farklı olan geleneklerin önünde engel oluşturmalarını ve uzmanların toplumun yaşam merkezlerinde tuttukları yerlerinden sökülüp çıkarılmalarını hazırlamak[ii]…” için mücadele veriyordu; ona göre “her şey uyar” yani “ağzı olan konuşabilir” idi. Bilime karşı değildi, ama bilimsel yöntemin dogmadan ibaret olduğu tartışma götürmezdi... Evet, tarım teknolojileri sayesinde insanların karnı doyuyor, mikroplara karşı geliştirilen antibiyotikler insanları ölümcül salgın hastalıklardan koruyordu, ama dünyayı mahveden de aynı bilim adamları değil miydi?

Açıkçası o zamanlar, bu yaklaşım bana biraz garip ve pek de dikkate alınmayacak bir görüş gibi geldi. Nitekim, demokrasilerde insanların hele de felsefecilerin özgürce düşünmeleri ve düşündüklerini de özgürce ifade etmelerinden doğal ne olabilirdi? Bu arada, postmodern nesnelliğin ne olduğunu, yani herhangi bir yönteme ya da esasa dayanma zorunda olmadığının yanında postmodernizmin doğası gereği tanımının dahi olamayacağını, modernizmi ve modern düşünceyi yadsımanın bu felsefenin esasını oluşturduğunu da kaydetmiştim. Aydınlanma projesi artık parçalarına ayrılmaktaydı... Bundan böyle, evrensel gerçek diye bir şey yoktu; her sosyal grup ya da politik görüş kendine en uygun olan gerçeği tercih etmede serbestti...

Felsefeciler arasında 20. yüzyılın ortalarında gittikçe popülerleşen postmodernci yaklaşımın bilim insanlarının dikkatini pek çekmediğini söylemek yanlış olmaz. Küresel ısınma ve iklim değişikliği tartışmalarıyla birlikte genetiği değiştirilmiş organizmalar üzerindeki tartışmalardaki postmodernist yaklaşımın bilim adamları üzerinde yarattığı şaşkınlık daha yeni yeni dillendirilmeye başladı. [iii].

Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerinin ilk defa bu teknolojiyi geliştiren bilim insanlarınca 1975’te Asilomar konferansında enine boyuna tartışılarak gündeme taşındığını, ardından da önce ABD’de sonra AB ülkeleri ve diğer ülkelerde gerekli yasal düzenlemelerin yapıldığını TarlaSera’da daha önce çıkan “Biyogüvenlik nedir, ne değildir?” başlıklı yazımda detaylı olarak anlatmıştım.

Sanki biyoteknolojiyle ilgili bu biyogüvenlik düzenlemeleri hiç yapılmamış gibi bazı çevreci gruplar ile bazı üreticiler özellikle de küçük ve organik üretici grupları, GDO’ların insan sağlığı ve çevre üzerindeki olumsuz etkileriyle ilgili iddialarıyla gündeme gelmeye başladılar. Başlangıçta çevreci grupların gündeme getirdikleri endişeler ben dâhil bu alanda çalışan bilim insanlarınca da paylaşılan endişelerdi. Nitekim, yapılan bilimsel çalışmalar ortaya konulan bu endişelerinin bir kısmının geçerli olduğunu, önemli bir kısmının ise ya olmadığını ya da bu çevresel etkilerin sadece GDO’lara özgü olmadığını nesnel olarak ortaya çıkardı.

Örneğin, herbisitlere karşı dayanıklı soya tarımının monokültür olarak yapıldığı, yani her yıl üst üste soya ekilen alanlarda “Round-up” isimli yabancı ot öldürücü kimyasalın yaratacağı sorunlar bilim insanları tarafından da öngörülmüştü. Bu sorumsuz uygulama, daha önce kullanılan konvansiyonel herbisitlerde olduğu gibi şimdi de Round-up’a dayanıklı yabancı otların gelişmesine yol açmıştır. Bununla beraber, bu teknolojinin münavebeyle uygulandığı yerlerde sorun çıkmadığı gibi toprak işlemesiz tarım mümkün olduğundan toprak erozyonu yanında toprak işlemeden kaynaklanan karbondioksit emisyonu da büyük ölçüde azalmıştır. Keza, Bacillus thuringiensis (Bt) geni aktarılmış mısır ve pamuk bitkilerinde tırtıllara karşı sentetik ilaç kullanılmadan üretim yapıldığından üreticilerinkazancı arttığı gibi ilaç kullanımının azalması insan ve çevre sağlığı açısından da olumlu etki yapmıştır.

Buna rağmen, çevreci grupların kısa sürede bilimsel geçerliliği olan endişeleri bir tarafa bırakarak gittikçe ideolojik bir pozisyon aldıkları görüldü. Bir taraftan, postmodern nesnellikle GDO’ların ilaç kullanımını artırdığını iddia ederken, bir taraftan da bilimsel risk analizlerine karşı atak başlattılar. Burada hedefte, bizzat bilim insanları tarafından oluşturulmuş uluslararası standartlardaki risk değerlendirme metodolojisi yanında, risk analizleri sonucu elde edilmiş bilimsel verileri değerlendiren bağımsız bilim kurulları yer alıyor. Başka bir anlatımla, bir taraftan postmodernist Feyerabend’in izinde bilimsel yöntem reddedilirken diğer taraftan da Arthur Shopenhauer’in “her koşulda galip gelme yöntemleri” devreye sokuluyor. Yani, “Tartışma konusunda haksızsanız tartıştığınız kişiyi tartışmaya başlayınız”[iv].

Bununla ilgili ilk örnek ABD’de GDO’ların risk değerlendirmesini yapan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) oldu. FDA görevini hakkını vererek yapmıyordu, orada çalışanlar daha sonra özel şirketlerde işe giriyordu vs. Bu iddiaların hepsinin değilse de bir kısmının doğruluk payı olduğunu biliyoruz. Avrupa’da deli dana hastalığı (BSE) salgını sırasında FDA benzeri ulusal kuruluşların da görevlerini tam olarak yapamadıkları, bürokratların açık ve şeffaf davranmadıkları iddia edildi. Bunların da bir kısmı doğruydu. O zaman, GDO karşıtı çevreci ve tüketici gruplarının da onayıyla tamamen bilim insanlarından oluşan Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) kuruldu. EFSA sadece GDO’larla ilgili konularda değil ;kozmetiklerden hayvan refahına, pestisitlerden gıda katkı maddelerine kadar gıdayla ilgili her türlü konuyu bilimsel açıdan ele alan ve şeffaf çalışan bir kuruluş. EFSA’nın kuruluşunu isteyen gruplar şimdi de EFSA’yı ve EFSA’nın bilimselliğini hedef almış durumdalar. Zira, GDO’ların onayıyla ilgili olarak ortak tavır alamayan Avrupalı politikacılar, EFSA’nın bilimsel görüşlerine göre karar vermek zorunda kalıyorlar. İşin enteresan tarafı bu gruplar, EFSA’nın üzerinde çalıştığı ve aslında hepsi birbirinden karmaşık ve tartışmalı gıda konularından sadece GDO Paneli'ni hedef alıyorlar. Tabii şimdilik. GDO bertaraf edildiğinde teknolojinin diğer uygulamaları da sırada doğal olarak.

Bu şekilde, bilimsellikten gittikçe uzaklaşan GDO tartışmaları kimin işine yarıyor vs. konularını tartışırken yaşı epey ilerlemiş Belçikalı bir bilimci arkadaşım, “Bu sıkıntıyı postmodernist felsefecilerden kaynaklanıyor sanma” dedi. Aslında, dünyanın her yerinde hemen hemen her toplumda ve her konuda benzer bir dağılma söz konusu. Bunların, postmodernist felsefecileri tanıyor olmaları da zor. Dolayısıyla sadece GDO’lar konusunda değil diğer pek çok konuda bilimsel verilerin ve bilimin sıkça göz ardı edildiği gerçeği, öncelikle biz bilim insanlarının biraz daha aktif olarak bilimsel gerçekleri kamuoyu ile onların anlayacağı dilden paylaşmalarını gerektiriyor.

Sonuç olarak, bilimsel veriler ışığı altında aklımızı kullanarak gerçeğe ulaşmak yerine bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan aylakların yönlendirdiği bir dünyada yaşamın neler getirebileceğini siz okurlarımın takdirlerine bırakıyorum.

 

[i] Feyerabend, P. , Against Method: Outline of an Anarchistic Theory of Knowledge. 1975. [ii] Feyerabend, P. , Özgür bir toplumda bilim. , Ayrıntı Yayınları, 1991., s 15.
[iii] Kuntz, M. , The Postmodern Assault on Sscience. EMBO Reports. Vol 13(10), 885-889. 2012.[iv] http://coolhaus.de/art-of-controversy/
Sayfa ilk kez okundu.

En çok okunan makaleler

Yorumlar
    Bu yazı için henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.
Yorum Yaz

Yorumunuz Gönderildi